
Meltem BEYAZGÜL
Boşluk: Eksik mi, Kasıt mı?
Boşluk, asla eksik değildir. Zira boşluk dediğimiz alan; mikro tanecikler, gaz, ışık kümesi gibi gözle görülmeyen ögeleri barındırır. Bahsettiğimiz, görsel ve duyusal manada hareketimizi kısıtlamayan alansa; burada “boşluktan” (aslında diğer mikro taneciklerle birlikte esnek hareket alanından) bahsedilebilir.
Evet, kasten boşluk bırakılabilir. Yine de tüm çabalara rağmen boşluk, tamamıyla doldurulamayan da bir olgudur; milyonlarca ihtimali içinde barındıran netleşmemiş görüntüler kümesidir. Kişiye, zihnindeki kurmaca için bir nevi oyun alanı yaratır. Zaman zaman zihin görüntüyü doldurur, yine başka düşsel ögeler de aynı hızla yerini bulur. Boşluğu eksiklik olarak görmek, kurgulamayan zihnin kuruntusudur; çünkü esasta boşluk dolmamış derinlik, zihne bırakılan yaratım alanıdır.
Fotoğraf susarken yazı nereden konuşur?
Bir fotoğrafın yazıya aktarımı; onun betimlemesinden çok yarattığı algı, yönlendirdiği his ve duygusal çağrışımının dile gelmesidir. Fotoğraf bir ânı sabit kareye çevirir; yazı ise fotoğrafı “ân” ve “anı” bağlamında bütünler, ona bir nevi nefes üfleyerek sürerlik kazandırır. Dolayısıyla fotoğrafı izlemekle fotoğrafı yorumlamak çok başka şeylerdir. Örneğin fotoğraftaki kurumuş ağaç; yorumlayıcısı için köklerinden nefes alamayan tükenmiş bir yaşam temsil edebileceği gibi, dimdik gövdesiyle ölüme karşı direncide ifade edilebilir. Bakmak, görmek değildir.
Fotoğrafçı için kadraj, açı ve ışık ne denli önemliyse edebiyatçı için kelime seçimi, hikâyeleştirme, ima o denli önemlidir. (Neye bakıyorsun, ne görüyorsun, neyi göstermek istiyorsun?) Fotoğraftaki boşluk, yazıda imaya döner. Burası, “üçüncü gözün” emeğini gerektiren kısımdır. Birinin “sus” olduğu yerde diğerinin “söz” olması değil midir sanatı bütünleyen şey?
Fotoğraftaki ışık veya gölge, metninizin ana çatışmasını nasıl temsil ediyor? Işık hangi gerçeği açığa çıkarıyor, gölge ise hangi sırrı saklıyor?
Işık, madde üzerinde bir tür tüldür. Onu olduğu gibigöstermeye yanaşmaz; ya büyütür ya küçültür ya da bulandırır. Suda bir akis izliyormuşçasına tereddüt verir. Fotoğrafçının ustalığı tam da burada ortaya çıkar. Bakış açısındaki ivme kadrajına öyle bir yansır ki aradaki tülü kaldırıverir.
Aynı şekilde renkler de ışığın yansımasından payını alır. Yaz renklerini severiz; onlarda çocuksu bir neşe, şımarıklık, fütursuzluk vardır. Ama bana kalırsa gerçek duyguyu ve derinliği kış renklerinde daha çok görürüz.Onlar bize; nispeten daha kısık, maddenin derinliğini gölgesiyle tümleyerek yansıtan bir açı sunar.
Edebiyatla kurduğum bağı şu şekilde anlatmak isterim: Fotoğraftaki ışık ve gölge oyunu, yazar için de kelime oyun alanıdır. Metin, ana hatta ilerlerken rotadan saptıracak belirsizlikler yaratır. Bu kısımlar; yazının gölgelendiği, imanın ışık oyunu yarattığı, anlatının üç nokta ile bitirildiği yerlerdir. İyi bir yazar, tüm ayrıntıların ortada olduğu bir anlatı sunmayı tercih etmez; bilinçli boşluklar bırakır. Çarçabuk kavranmayacak düşünceler için okurundan da çaba bekler.
Metinlerde şenlikli bir hava yerine çoğu zaman derin mevzulara rastlarsınız. Çünkü asıl duygular -kış tenhası misali- yerin yüzünden el ayak çekildiğinde akla düşenlerdir. Kendi benliğinizle kaldığınızda ânlar, fotoğraf kareleri misali gözünüzün önüne akmaya başlar. Zihin, görseli oluştururken bir yandan gölgesine saklanan duyguları yakalamaya ve çözümlemeye çalışır. Detaylar sonradan netleşir. Derinlere tutulan mercek, emek edenlere sunulan hazinedir. Loşluk; kişinin “ben” hâline dönmesinde, fotoğraf karesinin derinliğinde, edebiyatta vazgeçilmezdir.
Seçtiğim fotoğraf, hatırımda kalmasını istediğim çok kıymetli bir andı. Keşke iyi bir fotoğrafçının kadrajına girmiş olsaydı; eminim çok daha iyi bir görsel ortaya çıkardı. Bu fotoğrafta ışık ve kadraj dengesini değil, bir edebiyatçının gözünden fotoğrafın hissini küçük bir özetle anlatmaya çalışacağım.
“Virane olmuş, eski bir manastırdayım. Düşünerek, düşleyerek dolanırken bir kayanın üstünde can bulmuş yabani bir ota rastladım. Görseniz şaşarsınız. Sütunlara değil, kalın duvarlara değil, keşişlerin yaşamlarına hiç değil; buna şaşırdım, uzunca bakarak. Sanırım yaşamak için direnmenin en güzel özetini sunuyor anlayana.
Yaşamak; yabani ve hırçın olmaktı biraz. Kendi bayrağını dikmekti, kuralını koyabilmekti biraz da. Onca olasılığın içinde milyonda bir şansla o kayaya yerleşmiş tohum olmaktı mucize. O azıcık toprak, hücrenin ana rahmine koşuşu gibiydi belki tohuma. Ve şans, hayatı başlatan su biraz… İnat; koca kaya içinde pek az olduğu apaçık olan toprağa delice tutunmak… İşte ödül: En güzel manzaraya en güzel yerden bakmak.
Hayatın yeniden, olmaz yerinden başlayışı bu!”



