• GL01
  • BIO
  • PROJECT
  • CONTACT
  • GL01
  • BIO
  • PROJECT
  • CONTACT
  • GL01
  • BIO
  • PROJECT
  • CONTACT
English →
Ülkü YAĞMUR

Mitler geçmişi fotoğraf anı mı taşır?

Bir yazar ve mitolojinin izini süren biri olarak bu soru zihnimde doğrudan Floransa’daki Signoria Meydanı’nı canlandırıyor. Taşın, mermerin ve bronzun âdeta nefes aldığı o açık hava müzesinin ortasında durduğunuzu hayal edin… Loggia dei Lanzi’nin yani kemerli alanın altındaki mitolojik heykellere bakıyorsunuz. O ihtişamın karşısında vizörden bakıp deklanşöre bastığınızda, o mekanik sesle birlikte aslında çok kırılgan ve geçici bir şeyi; sadece ‘o anı’ hapsedersiniz. Heykellerin kıvrımlarına düşen ikindi güneşini, heykelin gölgesinden havalanan bir güvercini ya da ona hayranlıkla bakan şaşkın bir turisti… Fotoğraf, kendi doğası gereği fanî olanı, yani o saniyeyi dondurur.

Ancak kadrajın tam merkezine aldığınız o heykel, yani ‘mit’, sadece geçmişte yaşanıp bitmiş tozlu bir anlatı değildir. Mitler geçmişi değil, insanlığın zamansızlığını taşır. İnsanın hiç değişmeyen kibrini, korkularını, karanlığını ve kahramanlık arzusunu bize hissettirirler.

İşte bir fotoğrafla mitolojinin buluştuğu o sanatsal paradoks tam da buradadır: Mermere veya bronza oyulmuş bir mit, zaten zamanın dışına çıkmış, ölümsüzleşmiştir. Siz onun fotoğrafını çekerek, zamanın dışında asılı duran o evrensel hafızayı alır, kendi şahsi ve kısacık zaman çizginize, yani bir ‘ana’ mühürlersiniz. Evet, fotoğraf anı taşır; ama objektifinizi bir mite çevirdiğinizde, o saniyelik anın içine insanlığın bütün bir geçmişini ve sonsuzluğunu sığdırmış olursunuz.

Benim seyahatlerimde yazdığım öyküler de tam olarak bu iki zamanın çarpışmasından doğuyor. Deklanşörün kapandığı o fanî saniye ile, mitin taşıdığı o ölümsüz hafızanın öpüştüğü yeri mesken tuttum.

İnsan neden bilinmeyeni anlamlandırmak için tanrılar, kahramanlar ve canavarlar yaratır?

Bu soruya çok sevdiğim bir bölge üzerinden yanıt vermek isterim. Zira soruyu okuduğum anda gözümde uçsuz bucaksız yeşil bir örtü canlandı. Toscana’nın o uçsuz bucaksız tarlaları arasında dolaşırken; kıvrımlı gövdeleriyle âdeta yeryüzünün hafızasını tutan asırlık zeytin ağaçlarını ve o meşhur üzüm bağlarını fotoğraflarken benzer sorulara yanıt aradım. Sanırım insan zihni boşluğa, kaosa ve doğanın o devasa sessizliğine tahammül edemiyor.

Yüzlerce yıllık bir zeytin ağacının gövdesine dikkatlice baktığınızda, o boğumlu ağaç da bileacı çeken bir yüz, ulu bir tanrı ya da uykuda bir canavar görebilirsiniz. İnsan, kendi kısacık ömrü karşısında asırlarca ayakta kalan bu ağacın ya da kışın ölüp yazın mucizevi bir şekilde şaraba dönüşen üzümün sırrını çözmek ister. Bilinmeyen, bizim için dipsiz bir kuyudur. O kuyuya bakabilmek, doğanın sessizliğini katlanabilir kılmak için ona bir yüz, bir isim, bir hikâye vermek zorundayızdır.

Bu noktada, Toscana topraklarında doğan kadim Etrüsk efsanesi Tages’ten bahsetmek isterim. Efsaneye göre bir çiftçi toprağı sürerken, belki de yeni üzüm asmaları dikmek ya da bir zeytin fidanına yer açmak için sabanını vurduğunda açılan yarıktan aniden bir çocuk fırlar. Bebek bedenine sahip ama saçları bembeyaz, yaşlı bir adamın bilgeliğine sahip bir çocuk… Bu çocuk insanlara gökyüzündeki şimşekleri okumayı, toprağın dilini anlamayı, doğayla, o zeytinle ve üzümle nasıl konuşacaklarını öğretir.

İşte insan, bilinmeyeni anlamlandırmak için efsaneler yaratır çünkü toprağın o dilsiz ve tahmin edilemez gücü karşısında hem büyülenir hem dehşete düşer. İnsan bu kaosu kontrol edemez ama hikayelerle onu ehlileştirebilir. Toprağın o ürkütücü kudretini alıp, ona tarladan fırlayan bilge bir çocuk silueti giydirdiğinizde, karşınızda artık korkutucu bir doğa değil; sizinle konuşan, size hasat zamanını fısıldayan bir karakter vardır.

Canavarları yaratırız, çünkü içimizdeki karanlığa somut bir beden biçmek, görünmez bir korkuyla yaşamaktan kolaydır. Tanrıları yaratırız, çünkü kuruyan bir asmanın veya bereketli bir zeytin hasadının ardında kendi acizliğimizi aşan bir irade görmek isteriz.

Bir yazar olarak öykülerimde yaptığım şey de aslında o ilk insanların yaptığından farklı değil. İnsanlığın bitmek bilmez anlam arayışına ben de edebiyatla eşlik ediyorum.

Mitler görünmeyeni anlatıyorsa fotoğraf görünmeyeni nasıl görünür kılar?

Bu soruya tam da Castel Gandolfo’nun o yüksek tepesinde durup, aşağıda uzanan Albano Gölü’ne bakarken zamanın donduğu fotoğrafları düşünerek cevap vermek isterim.

Fotoğrafın sadece ışığın fiziksel nesnelere çarpıp yansımasını kaydettiği düşünülür. Oysa doğru bir gözle vizörden baktığınızda fotoğraf, bir coğrafyanın hafızasını ve görünmez enerjisini de kadraja hapseder. Mitler görünmeyeni anlatır fakat fotoğraf o görünmeyeni, mekana sinmiş olan o kadim hafızayı uyandırarak görünür kılar.

Castel Gandolfo’dan o derin krater gölüne bakarken, vizörün gördüğü fiziksel gerçeklik basittir: Papa’nın yazlık sarayının bulunduğu huzurlu bir tepe ve koyu renkli bir göl…Fakat ben oraya mitolojinin ve tarihsel bir öykücülüğün filtresinden baktığımda, objektif aslında Roma mitolojisinin doğduğu yeri, o devasa mitolojik rahmi kadrajına alır.

O fotoğrafta görünmeyen ama deklanşörle görünür kılınan o çok sevdiğim hikâye şudur: Truva düştükten sonra yanan şehirden kaçan efsanevi kahraman, Venüs’ün oğlu Aeneas İtalya’ya gelir. Onun oğlu Ascanius Alba Longa şehrini kurar. Burası Roma’nın mitolojik atalarının ilk yurdudur. Sadece bu kadar da değil; baktığım o manzarada Savaş Tanrısı Mars’ın nefesi vardır. Alba Longa’nın zalim kralı, yeğeni Rhea Silvia’yı bakire kalması için Vesta rahibesi yaptığında, Mars onu tam bu bölgede görür ve ona aşık olur. Roma’yı kuracak olan o meşhur ikizler, Romulus ve Remus, Roma’da değil Castel Gandolfo’nun tepelerinde ana rahmine düşer.

O sessiz sulara bakarken, Romalı tarihçi Titus Livius’un anlattığı o gölün gizemini, görünmez bir kehaneti fotoğrafladığıma inanırım. Bir dönem hiçbir yağmur yağmamasına rağmen, mitolojik bir kehanetin sonucu olarak o gölün aniden yükselip taştığını, Romalıların suları kontrol altına almak için bugün bile duran o tünelleri kazdıklarını bilirim.

İşte fotoğraf görünmeyeni tam olarak böyle görünür kılar. Bana sadece sıradan bir su birikintisi veya yazlık bir saray manzarası sunmaz. O kadrajın içine suların üzerinde yürüyen antik tanrıları, yeni bir yurt arayan yorgun Truvalıları ve Roma’nın tohumlarının atıldığı o ilk anı sığdırır.

Mitoloji hafızayı kuruyorsa fotoğraf hangi hafızayı geleceğe taşır?

Mitolojinin hafızayı kurduğuna dair yeryüzündeki en somut, en taşa kazınmış yerlerden biri Siena bana göre. Duomo di Siena yani şehirle aynı ismi taşıyan katedralin hipnotize edici siyah ve beyaz mermerlerine de şehrin iki renkli armasına da baktığınızda aslında mimari bir tercih görmezsiniz. Bir şehrin kuruluş mitolojisinin, yani hafızasının ta kendisini görürsünüz.

Mitolojik efsaneye kısaca değinmek isterim. Roma’yı kuran Romulus’un, kardeşi Remus’u öldürdükten sonra sıranın yeğenlerine geldiği o karanlık geceyi düşünün… Remus’un iki oğlu, Senius ve Aschius, amcalarının gazabından kurtulmak için gece yarısı Roma’dan kaçarlar. Yanlarına da Roma’nın o en kutsal simgesini, babalarını emziren Dişi Kurt Lupa’nın heykelini alırlar. Tanrılar bu kaçışa yardım eder; gökten onlara iki ilahi at gönderilir. Senius kömür karası simsiyah bir ata, Aschius ise süt beyazı bir ata biner. Bugün Siena’nın olduğu o tepelere vardıklarında, kurtuldukları için tanrılara bir sunak kurup ateş yakarlar. Sunağın ateşinden göğe doğru yükselen duman, tıpkı bindikleri atlar gibi saf beyaz ve koyu siyah iki renge bürünür.

İşte mitoloji, Siena’nın aydınlık ve karanlık, isyan ve yeniden var oluş üzerine kurulu o devasa hafızasını böyle inşa etmiştir.

Peki, mitoloji bu hafızayı kuruyorsa, benim o katedralin önünde çektirdiğim fotoğraf hangi hafızayı geleceğe taşıyor?

Ben Siena sokaklarında o siyah-beyaz mermerlerin, katedralin, tarihi sütunların fotoğrafını çektiğimde sadece bir Orta Çağ şehrini belgelemiyorum. Fotoğraf, mermere dönüşmüş bir mitin bizim zamanımızdaki canlı yankısını geleceğe taşır. Işığın ve gölgenin sanatı olan fotoğraf, kömür karası ve süt beyazı atların üzerinde ölümden kaçıp kendi kaderini kuran o iki kardeşin nefes nefese hikâyesini dondurur. Mitoloji bize “Geçmişte bu oldu” derken fotoğraf ise gelecekteki insanlara “Binlerce yıllık bu efsane hâlâ burada, bu taşlarda yaşıyor ve o atların tırnak sesleri hâlâ duyuluyor” der.  Bana göre efsunlu ve güzel olan da tam olarak burası.


admin



imunify-bot-check