
Yıldırım ŞİMŞEK
Çalışkanlar Mahallesi…
Yıkılan bir mahalle, yalnızca bir mekânın sonu mudur; yoksa bir hafızanın sürgünü mü?
Çalışkanlar Mahallesi benim için yalnızca bir yer adı değildir. Jorge Amado’nun “İnsanın ana yurdu çocukluğudur.” sözü, bu duyguyu en iyi anlatan ifadedir. Benim için de çocukluğumun ana yurdu Çalışkanlar Mahallesi’dir. Geleceğe ve hayata dair ilk biçimlenişim orada gerçekleşti. Bu mahalle; eğlencenin, yoksulluğun, dayanışmanın, direncin ve dünyayı tanıma serüvenimin iç içe geçtiği, en güzel yıllarımın geçtiği yerdir. Bugün hâlâ aklımda, rüyalarımda ve duygularımda yaşamaya devam eder.
Bize bu denli güçlü duygular bırakan şey, o mahallenin insanlarıydı. Eğlenmeyi seven, renkli, neşeli, dayanışmayı bilen, taklit yapmayı ve birlikte gülmeyi seven insanlar… Çoğu Erzurum ve Erzincan köylerinden gelmişti; ancak zamanla kan bağı olmasa da birbirine akraba kadar yakın bir topluluk hâline gelmişlerdi. Evlerin kapıları hiç kapanmazdı. İnsanlar birbirlerinin evine girip çıkar, sofralarını paylaşırdı. Bir evde beğenilmeyen bir yemek, başka bir evde telafi edilebilirdi. Bugünün yaşam biçimiyle kıyaslanamayacak kadar iç içe, sıcak ve samimi ortak bir hayat sürülürdü.
Elbette bu tür yaşamlar, o dönemde Türkiye’nin pek çok yerinde vardı. Ancak bizim hikâyemizi farklı kılan, Ankara’nın merkezinde, Cebeci Asri Mezarlığı’nın hemen yanı başında böyle bir yaşam kurmuş olmamızdı. Mezarlık, bizim için yalnızca ölümün mekânı değildi; aynı zamanda bir oyun alanı, bir buluşma noktası ve hatta bir geçim kaynağıydı. Bayramlarda mezarlara su dökerek harçlık kazanır, ormanlık alanlarında piknik yapardık. Bu yüzden Çalışkanlar Mahallesi; Aydınlıkevler, Cebeci ve çevresiyle birlikte benim için adeta dünyanın merkeziydi.
Tiyatroya ve oyunculuğa yönelmem de yine o mahallenin insanları sayesinde oldu. Mahallenin abileri, amcaları, teyzeleri taklit yapmayı, oyunlar kurmayı ve birlikte gülmeyi çok severdi. Bu atmosfer, bende taklit yeteneğinin, oyunculuk isteğinin ve sahneye duyulan ilginin gelişmesini sağladı. Bugün yazdığım eserlerde ve sahnelediğim oyunlarda hâlâ o insanlardan, o karakterlerden izler taşırım. Çalışkanlar Mahallesi’ni ve Çinçin’i yazmamın nedeni de, o hafızayı yaşatma arzusudur.
Bugün Çalışkanlar Mahallesi artık yok; yerinde TOKİ blokları yükseliyor. Değişmeyen tek şey ise mezarlık… Ancak benim iç dünyamda mahalle hâlâ yaşamaya devam ediyor. Rüyalarımda o sokaklara dönüyor, o günlerin ortak duygusu olan neşe ve mutluluğu yeniden hissediyorum. Oysa gerçekte, son derece yoksul bir mahalleydi orası. Fakat biz, o yoksulluğun farkında değildik; herkesin aynı şekilde yaşadığını sanıyorduk. Bu nedenle, eksiklik değil, hayatın doğal hâli gibi geliyordu bize.
Bir yandan da 12 Eylül Darbesi öncesinin çalkantılı yıllarıydı. Yetmişli yılların siyasi çatışmaları mahallemize de yansımıştı. Gözlerimizin önünde vurulan insanlar oldu; kayıplar yaşandı. Ancak tüm bu karanlığa rağmen, mahallede her zaman bir direnç, bir dayanma gücü vardı. Yoksulluğa karşı gülerek, çalışarak ve birlikte ayakta kalmaya çalışan insanların mücadelesi…
Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, anlatılmayı bekleyen sayısız karakter, hikâye ve duygu olduğunu fark ettim. İşte bu yüzden, o dünyayı yeniden kurmak, o insanları ve yaşanmışlıkları görünür kılmak için “Çinçin Sahnesi”ni yazmaya başladım. Çünkü bazı mahalleler yıkılsa da, onların hafızası yazıyla yaşamaya devam eder.
Özlem, geçmişe ait flu bir görüntü müdür; yoksa bugünün eksikliğinin adı mı?
Zaman ilerledikçe, oraya ait görüntüler de yavaş yavaş silikleşiyor. Yaşanmışlıkların ayrıntıları bulanıklaşıyor, bazı yüzler hafızadan çekiliyor. Ancak o insanlarla kurulan duygular, hiçbir zaman kaybolmuyor. Sadece benim için değil; orada yaşamış tüm komşularımız, dostlarımız için de böyledir. Çünkü paylaşılan şey yalnızca mekân değil; komşuluk, dayanışma ve birlikte var olma hâlidir. Bu yüzden o duygular unutulmaz.
İlk kez Çinçin’den ayrılıp Batıkent’te bir siteye taşındığımda, alışkanlıkla kendimi sokağa atardım. Bahçeye çıkar, birilerini görebilir miyim diye etrafa bakınırdım. Çünkü bizim için hayat evin içinde değil, sokakta akardı. Her zaman birileri olurdu: sohbet edilir, oyun oynanır, maç yapılır, mezarlığa gidilir, ağaçlardan meyve toplanırdı. Neredeyse otuz yaşıma kadar bu yaşamın içindeydim. Ancak yeni yerimde bunun mümkün olmadığını zamanla anladım. Bu fark ediş, insanı yavaş yavaş kendi içine kapatan bir süreci de beraberinde getirdi.
Bu durum yalnızca bana özgü değildi; arkadaşlarım ve dostlarım için de geçerliydi. Apartman yaşamının doğası buydu: kapalı kapılar, sınırlı ilişkiler, mesafeli komşuluklar… Zamanla biz de bu düzene uyum sağladık ve evden daha az çıkmaya başladık. Benim için bir kaçış alanı tiyatro oldu; vaktimin büyük kısmını sahnede geçirdim. Ancak yine de sokakta birine rastlama, bir selamla başlayan uzun sohbetler, kendiliğinden gelişen buluşmaların yerini hiçbir şey doldurmadı.
Bugün bile içimde o duygunun izini taşıyorum. Sokağa çıktığımda, bir an için her şeyin eski hâline döneceğini; kalabalıkların yeniden bir araya geleceğini, birlikte pikniklere gidileceğini, Kızılay’a, Ulus’a inileceğini, yeni yerlerin keşfedileceğini hayal ederim. Bu, heyecan veren, insanı diri tutan bir histir. Birlikte gezmek, tartışmak, kavga etmek, yeniden barışmak; hayatı birlikte kurmak… Bunlar bizim için vazgeçilmezdi.
Bu duyguları ne kadar aktarabildiğimi bilemem; ancak “Çinçin Sahnesi”nde o dünyanın bütün sıcaklığını, bütün içtenliğini yansıtmaya çalıştım.
Bugün baktığımda, o günler neredeyse bir hayal gibi geliyor. Yine de orada yaşamış olmayı bir şans olarak görüyorum. Çünkü eksik olan şey artık çok daha belirgin: Güvende hissetme duygusu, bir topluluğa ait olma hissi, koşulsuz güvenebileceğiniz dostluklar… Hayatım boyunca pek çok insan tanıdım, dostluklar kurdum; ancak çocuklukta kurulan o bağların yerini hiçbir şey dolduramadı. Çünkü o insanlar hayatımıza sonradan dahil olmadılar; bizimle birlikte büyüdüler, bizimle birlikte var oldular.
Bugün 57 yaşındayım; kırk yılı aşkın süredir tiyatronun içindeyim. Ancak o duygunun birebir karşılığını bir daha bulamadım. Belki de bulunamayacak. Çünkü yalnızca bir mekân değil, bir kültür, bir yaşam biçimi kayboldu. Mahalle kültürüyle birlikte; birlikte eğlenmenin, güvenmenin ve gerçek anlamda dost olmanın o kendiliğinden hâli de yitirildi.
Mahalle yıkılmadan önce zaman zaman uğrar, viran hâlde de olsa evleri görmekle teselli bulurdum. En azından somut bir iz vardı. Şimdi ise geriye birkaç sokak, mezarlık duvarı ve ağaçlar kaldı. Onlar da artık o duyguyu yeniden kurmaya yetmiyor. Özlem, karşılığını bulamayan bir duyguya dönüşüyor.
Sonuçta o mahalle artık fiziksel olarak yok; ama bütünüyle kaybolmuş da değil. Hafızamızda, rüyalarımızda ve eski fotoğraflarda yaşamaya devam ediyor. Bir döneme ait, mutlu ve değerli bir zaman dilimi olarak… Bizi büyüten, biçimlendiren, hayata hazırlayan şeyin aslında o mekânlar ve o insanlar olduğunu bugün daha iyi anlıyorum. Amca dediğimiz, dayı dediğimiz, teyze dediğimiz o komşular… Bize yalnızca bir çevre değil, bir güven duygusu armağan etmişlerdi.
Belki de özlem tam olarak budur:
Kaybolan bir yerden çok, artık yeniden kurulamayan bir duygunun eksikliği.ymuş eksik kalan bu biraz da…
Bugün yazdıklarınız, mahalle ruhunun, yoksulluğun, hayat mücadelesinin içinden bağıran bir ses mi, hâlâ orada kalmış bir çocuğun yankısı mı?
Yazdıklarım, o dönemin ruhunu sonradan fark ettiğim, yaşadığımız hayatın aslında ne kadar kendine özgü olduğunu idrak ettiğim anda oluşan duyguların bir yansımasıdır. O zamanlar bize sıradan gelen birçok şeyin, aslında farklı ve özel bir yaşam biçimine ait olduğunu sonradan anladım. Elbette her gecekondu mahallesinde aynı deneyimler yaşanmış olmayabilir; ancak “Çinçin Sahnesi”nde yer alan hikâyelerin ve karakterlerin büyük bir kısmı doğrudan yaşanmışlıkların ürünüdür. Yazmadan önce bu anıları dostlarıma anlatırdım; onlar bunun sıradan olmadığını söylerdi. Oysa bana hep doğal gelirdi, herkesin böyle yaşadığını düşünürdüm.
Zamanla, bu ruhun özellikle Çalışkanlar Mahallesi’ne ait olabileceğini fark ettim. Yoksulluğun içinde bile neşesini, direncini ve dayanışmasını kaybetmeyen insanların varlığı beni derinden etkiledi. Belki benzer hayatlar başka mahallelerde de yaşanıyordu; ancak benim tanıklığım buraya aitti. Bu yüzden o ruhu, o insanları anlatma ihtiyacı duydum. Bunların bir kitapta toplanması, yazılı hâle gelmesi gerektiğine inandım. Aslında kendimi bir yazar olarak görmüyordum; fakat çevremdeki insanların “Neden yazmıyorsun?” yönündeki ısrarı, beni bu sürece itti. Sonunda şunu düşündüm: Bu hikâyeleri, onları yaşamış biri olarak en sahici biçimde ben anlatabilirim. Böylece zihnimde biriken duyguları ve karakterleri tek tek yazıya dökmeye başladım.
Bu nedenle yazdıklarım, orada kalmış bir çocukluğun izleri değil; hâlâ benimle yaşayan bir ruhun ifadesidir. O yıllarda yaşadıklarımızı, 2000’li yıllarda da unutulmasın diye kayda geçirmek istedim. Ankara’nın merkezinde, Çinçin’de, böyle bir hayatın var olduğunu göstermek istedim. Belki okuyanlar için şaşırtıcı, belki de ilgi çekici olacaktı. Ama benim için asıl mesele, o insanların ve o yaşam biçiminin görünür olmasıydı. Çünkü o mahalle, yalnızca bir yer değil; benim gibi pek çok insanın karakterini şekillendiren bir dünyaydı.
Elbette zamanla hayat değişiyor. İş dünyası, televizyon, tiyatro… Bunların hepsi insanı o saf, doğrudan ve içten ruhtan uzaklaştırabiliyor. Hatta o ruhla kalmak, bugünün dünyasında çoğu zaman mümkün olmuyor. Yine de kendi içimde, o çocukluğun dürüstlüğünü, saflığını ve o muzip tarafını korumaya çalışıyorum. Çünkü o ruh, tamamen kaybolmaz; yalnızca dönüşür. Ben de yazdıklarımla onu yaşatmaya, anlatmaya çalıştım.
Açıkçası bu hikâyelerin başkalarına ilginç geleceğini düşünmemiştim. Ancak birçok okuyucunun şaşırdığını gördüm. Çinçin’i bilmeyen, Cebeci Asri Mezarlığı’nın varlığından habersiz olan insanlar vardı. Bu da bana bir kez daha gösterdi ki, anlatılan sadece bir mahalle değil; aynı zamanda unutulmaya yüz tutmuş bir yaşam kültürüydü.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o dönemin — yetmişli, seksenli, doksanlı yılların — çok farklı bir ruh taşıdığını düşünüyorum. Günümüzde aynı duyguların yaşanıp yaşanmadığından emin değilim. Çünkü o mahalleler artık yok; dağıldılar, dönüştüler. Yerlerini apartmanlar, siteler aldı. Hayat daha düzenli hâle geldi belki ama o kendiliğindenlik, o içtenlik, o birlikte var olma hâli de büyük ölçüde kayboldu.
Bu yüzden bugün, o ruhun yeniden bulunabileceğine pek inanmıyorum. Çünkü o yalnızca bir mekâna değil; bir zamana, bir kültüre ve en önemlisi insanlara aitti.
Fotoğraflar size neyi anlatır, yazı neleri konuşturur?
Fotoğraf, benim için yalnızca donmuş bir an değildir; geçmişin yeniden canlanma hâlidir. Kadraja giren insanlar kadar, o anın ruhunu, o dönemin iklimini ve duygularını da taşır. Bazen insan kendi eski fotoğrafına yabancılaşabilir; yüzünü tanımakta zorlanabilir. Ama o fotoğrafın içindeki duyguyu asla unutmaz. Çünkü fotoğraf, görünenden çok daha fazlasını saklar: O günün yaşayış biçimini, yanınızdaki insanların hayatlarını, bugün nerede olduklarını, hâlâ yaşayıp yaşamadıklarını…
Bizim zamanımızda fotoğraflar azdı; bu yüzden her biri daha kıymetliydi. Örneğin bir maç sırasında çekilmiş bir fotoğraf, yalnızca oyunu değil, o oyunun içindeki direnci hatırlatır bana. Doğru dürüst formamız yoktu; annelerimizin boyadığı atletlerin arkasına deri parçalarından numaralar yapıştırırdık. İmkânsızlıkların içinden bir mücadele çıkarır, turnuvalarda birinci olurduk. O fotoğrafa baktığımda, yalnızca bir oyunu değil; kazanmak zorunda olduğumuza inandığımız o kararlı ruhu hatırlarım.
Ya da mezarlığın kenarında, kışın soğuğunda çekilmiş bir fotoğraf… O anı bugün birebir hatırlayamam belki; ama fotoğrafı gördüğümde, yaktığımız ateşin sıcaklığı yeniden gelir. Kendi imkânlarımızla icat ettiğimiz, “mantız” adını verdiğimiz o basit ısınma aracını; bir tenekeden kurduğumuz o düzeni, ateşi canlı tutmak için verdiğimiz çabayı… Tüm o küçük ayrıntılar, bir anda zihnimde yeniden kurulur.
Fotoğraflar bana yalnızca mekânları değil; o mekânların içindeki insanları ve ilişkileri de hatırlatır. Yanımdaki arkadaşlarımın yüzlerini, duygularını, bugün hangi hayatlara savrulduklarını… Ama itiraf etmeliyim ki artık fotoğraflara uzun uzun bakmak zor geliyor. Çünkü zamanla her şey biraz daha fluya dönüşüyor: Mekânlar, dostluklar, sesler… Buna rağmen, özellikle basılı eski fotoğraflar, bugünün dijital görüntülerinden çok daha derin bir duygu taşır benim için.
En baskın duygu ise hep aynı: Geleceğe duyduğum inanç. Her fotoğrafta kendime şunu sorarım: “O anda bu hayalin neresindeydim?” Bir gün oyuncu olacağıma dair taşıdığım inanç, çocukluğumdan beri benimleydi. Ortaokulda da, lisede de… Her karede o inancın izini ararım. O hayalin başında mıydım, yoksa ona biraz daha yaklaşmış mıydım?
Fotoğraflar, hayatta olmayan büyüklerimizi de geri getirir. Onlarla yapılan piknikleri, oynanan maçları, mahalleyi… Özellikle mahalle fotoğrafları, bir yaşam biçimini hatırlatır bana. Mezarlığı, sokakları, kalabalığı… Bir pazar günü herkesin dışarıda olduğu, her köşede bir oyunun kurulduğu o canlılığı… Ya da elimde bir boya sandığıyla bir ayakkabı boyarken çekilmiş bir fotoğrafımı hatırlatır. Üç beş kuruş para kazandığımda ne kadar mutlu olduğumu, bir ayakkabıyı parlattığımda yeni gibi gösterebildiğimde ne kadar gururlandığımı, para kazanmanın ne kadar gurur verici bir şey olduğunu hatırlatır.
Yazı ise bütün bunları dile getirme çabasıdır. Ama itiraf etmeliyim ki, fotoğrafın taşıdığı duyguyu yazıya dökmek her zaman mümkün olmuyor. Bazı anlar, bazı hisler kelimelere sığmıyor. Yazarken çoğu zaman o duygunun etrafında dolaştığımı hissediyorum; tam merkezine ulaşamadığımı… Anlatmak istediğim şeyin gölgesini kurabiliyorum belki, ama kendisini değil.
Yine de yazı, o kaybolmaya yüz tutmuş dünyayı tutma çabasıdır. Fotoğrafın susarak anlattığını, yazı konuşturmaya çalışır. Fotoğraf bir duyguyu bir anda geri getirir; yazı ise o duygunun izini sürer, onu anlamlandırmaya çalışır.
Bu yüzden benim için fotoğraf, doğrudan duygunun kendisidir. Yazı ise o duyguya ulaşma çabası…
Biri hatırlatır, diğeri anlatmaya çalışır.
Üşüyorum Anne “yaşanmışlıkların ışığında, onurlu bir hayat sürmek isteyen, fakat işsizlik, çaresizlik, yuva kurma özlemi, arkadaşlar ve mafyanın dayatması arasında sıkışan onlarca gencin hayatına bir bakış atma çabasıyla” yazılarını okuyorum. Bu konuya değinmek fikri nasıl ortaya çıktı
“Üşüyorum Anne”den önce “Çinçin Sahnesi”ni yazma sürecimi şöyle anlatabilirim:
Aslında yazmak gibi belirgin bir niyetim yoktu. Daha önce birkaç kez yazmayı denemiştim; yıllar önce yine Çinçin’de geçen bazı hikâyeleri kaleme aldım. Ancak ortaya çıkan metinleri beğenmedim, kendime kızdım ve yazmayı bıraktım. Aradan uzun bir zaman geçti. Sonra yeniden denedim; bu kez bilgisayarda yazdım ama yine içime sinmedi. Yazdıklarımın, anlatmak istediğim duyguyu taşımadığını düşündüm.
Bu süreç, bir arkadaşımın telefonuyla farklı bir yöne evrildi. İzmir’de yaşayan bir arkadaşım, bir dergi için Ankara’da geçen bir öyküye ihtiyaç duyduğunu söyledi. Benden böyle bir hikâye yazmamı rica etti. Yazamayacağımı düşünerek, ona yalnızca bir ses kaydı göndermeyi teklif ettim. Çinçin’de yaşadığımız anıları, sokakları, insanları anlattığım uzun bir kayıt yaptım. Kısa süre sonra beni arayıp bu anlatıyı çok beğendiğini, bunun mutlaka benim tarafımdan yazılması gerektiğini söyledi. Bu söz, zihnimde yer etti.
Bir başka arkadaşım, kısa filmler çekiyordu. Ona da bu hikâyeleri sık sık anlatırdım. O da “Bunları filme dönüştürmeliyiz ama önce yazmalısın,” diyerek beni teşvik etti. Aslında yazma sürecinin gerçek başlangıcı bu ısrarlar oldu.
Dönüm noktası ise bir gün karşılaştığım bir metinle geldi. Dost Kitabevi’nde “Önce Babam, sonra Çinçin Öldü” isimli bir kitaba denk geldim. Yazarı tanımıyordum ama metin beni derinden etkiledi. Çünkü bizim yaşadığımız dünyayı, bizim mahallemizi anlatıyordu. O anda şunu düşündüm: “Bizim hikâyemizi bir başkası yazabiliyorsa, ben neden yazmayayım?” Bu fark ediş, yazma kararımı netleştirdi.
Kitabın yazarı Ahmet Suat Düzgün ile tanıştık. Teknik anlamda bana destek sağladı, nasıl ilerleyeceğimizi görüştük. Yazdıklarımı onunla paylaştım, düzenlemeler yapıldı. Zamanla fark ettim ki, aslında anlatacak çok şey biriktirmişim. Yazacağım insanlar, karakterler, anılar zaten içimde hazırdı. Ben sadece onları kâğıda dökmeye başladım. Defalarca yazdım, sildim, yeniden yazdım. Bu tekrarların sonunda “Çinçin Sahnesi” ortaya çıktı.
“Üşüyorum Anne” ise bambaşka bir yerden doğdu. Bir gün askerde karşılaştığım bir arkadaşımın, hamamda başından aşağı sıcak su dökerken fısıltıyla söylediği “Üşüyorum anne” sözü, bu hikâyenin çıkış noktası oldu. Bu sözün ardındaki hikâyeyi merak ettim, dinledim. Onun yaşadıkları; yoksulluk, işsizlik ve hayatın sert yüzüyle erken yaşta tanışması beni derinden etkiledi. Bu hikâyenin yazılması gerektiğini hissettim.
O anlatı, yalnızca bir kişiye ait değildi aslında. Türkiye’nin pek çok yerinde benzer hayatlar yaşayan, çalışmak zorunda kalan, eğitimden kopan ve çoğu zaman görünmeden büyüyen çocukların ortak hikâyesiydi.
“Üşüyorum Anne”, bu yüzden tek bir hayatın değil; bir kuşağın, bir gerçeğin ifadesi hâline geldi.
Her iki kitap da birbirinden ayrı görünse de aynı damardan beslenir. “Çinçin Sahnesi”, bir mahallenin, bir kültürün ve bir çocukluğun hafızasıdır. “Üşüyorum Anne” ise o hafızadan çıkıp bugünün sert gerçekliğiyle yüzleşen hayatların hikâyesidir. Biri geçmişi anlatır, diğeri o geçmişten bugüne taşınan kırılmaları…










