
Hüseyin YAVUZ
Mahkûmiyet ceza mı, bedel mi?
Mahkûmiyet kelimesi bana biraz acımasız geliyor.
Kim kimi, ne için mahkûm edebilir?
Söz konusu olan yasalar ya da ceza kanunu maddelerine göre bir mahkûm edilme ise, soruda “hiçbiri” şıkkı olsaydı doğrudan onu işaretlerdim. Ancak iki şık bırakmışsınız; o zaman bugünkü literatürde “bedel ödemek” sözü daha yakın. Ama tekrar ediyorum: Yasalar, kanunlar tarih sürecinde çoğu zaman yer değiştirmiştir.
Denizlerin idamı ya da tarihte Brunoların, Galileoların mahkûmiyetleri bugün aynı potada değerlendirilmiyor.
Bunun binlerce örneği vardır; küçüklü büyüklü.
Mahkûmiyet İNSANI tüketir mi, dönüştürür mü?
Cezaevine bir çatışma sonucu yaralı olarak düştüm.
İki arkadaştık; diğeri benden dört yaş büyüktü, 19 yaşındaydı.
O çatışmada öldürüldü.
Daha sonra evi aramaya geldiklerinde aileme biri ölü, diğeri yaralı diyorlar.
Annem yıkılıyor: “Ölmüştür” diyor.
Subay anneme: “Teyze, oğlun gözlük takar mıydı?” diyor.
“Gözlüklü olan öldürüldü” diyor.
Annem umut ve acı arasında:
“Takmazdı” diyor.
“O değil o zaman” diyor subay.
Sonra annem:
“Ama ya taktıysa?” diyor.
Büyük bir alt-üst oluşun içinde
14 yaşımda tutuklandım
47 yıl geçmiş.
Benimkisi sonsuz bir hayat değil 47 yıl öncede tükenebilirdi. Bir süre sonra sonlanacağı muhakkak.
Hücrelerde bir gün bile alacağımız ceza! aklıma gelmedi.
Cezaevleri aslında kendi ekosistemini yaratıyor.
12 Eylül hapishane direnişleri bugünün mihenk taşı oldu.
Direnmek ya da teslim olmak.
Bu dönemde direnme kültürü 10 yıllık hapishane süreçlerinde bir onur mücadelesi haline geldi.
2 yılı aşkın hücre ve görüş yasağı uygulandı bana ve binlerce tutukluya.
Metris ve Diyarbakırda pek çok ölüm orucu, açlık grevi, fiziksel direnişler gösterildi.
Bellek müzesi çalışmasında bunlar belgeleri ve rakamları ile çok ciddi bir şekilde kayıt altına alındı.
Bunlar önemli şeyler.
Bizim mücadelemizin, dışarıdaki mahkûmiyetleri de unutmamak lazım; eşler, çocuklar, anneler, babalar bu sürecin ciddi tarafları oldu. Onlar da işkenceye tabi tutuldu, zulme uğradı.
Şimdi, 12 Eylül sürecinin işkencelerine, tecavüzlerine, kayıplarına değinmeden, bizim mahkûmiyet etkileşimimizi açıklayabilmek mümkün olmuyor.
Mahkûmiyet susturur mu, keskinleştirir mi?
Göreceli bir kavram, kişilere göre değişiklik gösterdiği olmuştur. Ama asıl önemlisi yapıların 12 Eylül’de toplu davalara konu olan örgütlerin
keskinleşme ya da suskunlaşma tavrı belirleyici oldu. Bazı yapılar bu süreçte ciddi radikalleşirken taraftarları da tamamen olmasa bile ciddi oranda radikalleşti ve çoğu kahramanca ölmesini bildi bedellerini bu şekilde ödedi; tarihede bu şekilde not düştü.
Çok büyük kitleselliğe ulaşmış, büyük yapılanmaların ise bugün hâlâ o dönemdeki dönüşmelerine uygun tavırları eleştiriye ve suskunluğa yol açtı. Onlar içinde de çok yiğit direnişlere imza atanlar, bedellerini işkencelerde, darağaçlarında ödeyenler oldu. Hepsini saygıyla anıyorum; dağlarda teslim olmayıp ölenler, çatışmalarda katledilenler oldu. Ancak ne yazık ki aynı tavrı gösteremeyen yönetici unsurlar, bugün bu suskunluğun ve teslimiyetin yolunu açtı.







