
Özlem PEKCAN
Aidiyet bir yer mi bir hâl mi?
Aidiyet bence hem bir yer hem bir hâl. Örneğin; fotoğraftaki köpek, bizim çağırdığımız ismiyle “Beyaz”. Çoğu mesire yerinde görüldüğü gibi; muhtemelen doğduktan bir süre sonra edinilmiş, o yaz mevsiminin sonuna doğru ise belki de büyüdüğü ya da bakımı zor geldiği için tabiata terk edilmiş…İradesi dışında gerçekleşen bu eylemler sonucunda ilk aidiyet hissini bilinçlendiği bu dönemlerde yaşamış olmalı. Ona bakıp besleyenlerle arasında kurduğu duygusal bağ kendisini o gruba ait ve dahil hissetmesini, yaşadığı mekânı da kendisininmiş gibi benimsemesini sağlamıştır büyük ihtimalle. Peki ya terk edildiğinde? Dışarısı hakkında tecrübesiz,hayatta kalmanın zorlukları karşısında fikirsiz, tabiatın ortasında yine aynı tabiatın kendisine bahşettiği içgüdüleriyle baş başa ve yapayalnız kalakalmıştır. Kim bilir ne kadar çaresiz ne kadar savunmasız hissetmiştir! Kendisine yuva olanların ihanetinden ötürü de ne kadar kalbi kırık!
Kalp biçimindeki pembe lekeli burnu ile tanıdığımızda biz Beyaz’ı; yine mevsimlerden yazdı ve bu fotoğraftakinden çok çok gençti, erişkin dahi sayılmazdı. Kulağında küpesi bile yoktu. Aidiyetini zorunlu olarak deniz, kum ve yazlıklardan oluşan dış mekâna kaydırmıştı ve ayakta durabildiğine göre de bunu benimsemişti. Üstelik ayrıca benimsediği ve yönettiği bir hâl daha vardı. Kendine dair aidiyetler de edinmişti Beyaz. Bu fotoğraftaki bahçemiz gibi. Bizimle bağ kuran, çocuklarımıza gecenin karanlığında evimize kadar eşlik eden, bir tehdit algıladığında önümüze düşen ilk önce hep o oldu. Aradan geçen yıllar boyunca her gidiş-dönüşte yakınımızda belirmesi, salladığı kuyruğuyla gövdesinin yapısına uygun biçimde salına salına bahçe kapısının önündeki taşların üzerine kurulması, karnını doyurduktan sonra yine aynı ritimde ertesi gün batımına kadar ortadan kaybolması; bütün bunların hepsi onun duyduğu aidiyet hâlinin göstergesi hatta ritüeli diyebiliriz.
Beyaz’ın başka kapıları, başka isimlerle çağıranları da var. Kapı ve isim sayısınca bir hâlden ötekine, bir aidiyetten diğerine geçip duruyor herhâlde mevsimler boyu. Sahiplenilmek ve terk edilmek iradesi dışında gerçekleşmiş olsa da sonrasındaki her aidiyet kendi seçimi. Aslına kalırsa artık sahiplenen de terk eden de o.
Erişkin, genç, olgun derken yaşlandı Beyaz. Son yıllarda hep aynı tereddüt var içimizde; bu yaz da karşılayacak mı bizi? Elbette tüm canlılar gibi tabiatın hükmüne boyun eğdiği bir an gelecek. İşte o vakit başka bir aidiyete başka bir hâle teslim olacak pembe burunlumuz. Hiçbirimizin bilmediği ama hepimizin kaderi olan.
Aidiyet nerede başlar?
Atfedilen aidiyet yaratılışla başlar bence. Yaratılan yaratıldığı anda kendisine ikinci bir deri gibi biçilmiş aidiyet kıyafetini de üstüne geçirilmiş bulur. Örneğin; köpekler dahagözlerini açar açmaz tür, cinsiyet, coğrafya, ekonomi, mekân ve daha pek çok etkenden kaynaklanan sayısız aidiyet edinmiş olurlar. Canlı ya da cansız varoluşun diğer türlerinde de değişmez bu kaide. Ancak birilerinin birilerine aidiyet atfetmesi, özellikle bilinçli varlıklarda bu aidiyetin hissedilmesi ya da benimsenmesini gerektirmez.
Benlik ilk anda özünden gelen aidiyet olgusunu kabullense de her yeni veri ile bu olguyu baştan gözden geçirir, işler, doğrular ya da yanlışlar; nihayetinde kendi yaratılışına, yaşammaksadına, şahsiyetine ve beklentilerine uygun hâle getirir. Bana kalırsa bu da edinilen aidiyettir ve esas aidiyet burada başlar. Bu noktada artık kalıplar, normlar ve zorunluluklardan ziyade özgür irade, karar alma yetisi, hepsinden önemlisi de duygu ve düşünce dünyaları devrededir.
Beyaz’ın durumu da yukarıda yazdıklarımdan farksız. Henüz bilincini bile kazanmamışken zoraki biçimde kendisine atfedilen aidiyetlerinden yine aynı biçimde koparıldıktan sonra geçirdiği süreçte dengesiz (çünkü yazın bolluk, kışın yokluk), tehlikeli ve her türlü riski içinde barındıran (kendi türü ve diğer yabanıllarla geçinme zorluğu, olumsuz hava şartları, sıcak, soğuk vs.) tabiatla başa çıkmayı başarmış. Ardından da iradi kararlar almış, tercihler yapmış ve aidiyetler yaratmış.
Kısacası aidiyet iki şekilde başlar. İlki atfedilerek, ikincisi edinilerek.
Aidiyet bir iz mi?
Aidiyet iz bırakır. Her aidiyet olumlu, tercih edilir ya da iyi değildir. Olumsuz, istenmeyen ve kötü aidiyetler de mevcuttur. Dış etkenler aitliği zorladığı gibi bırakmayı da zorlar. Ve bazen de yaratılmış zorla tutunur aidiyete ne olduğuna nasıl olduğuna bakmaksızın. Hemen her aidiyet yaşanmışlıklarla doğrudan ilintili olduğundan hüküm sürdüğü iklimde muhakkak iz bırakır. Bazen yoruma gerek bırakmayacak ölçüde net bazen hafif bir esinti gibi ama hep orada bulunan.
Beyaz’ın bahçemize dilediği taraftan salına salına girmesi, kuyruğunun yeknesak hareketi ya da musluğun hemen önüne yayıla yayıla kuruluvermesi bize ve mekânımıza duyduğu aidiyetin önemli göstergelerindendir. Tavırlarındaki izleri kolayca sürebilir, çıkarımlarda bulunabiliriz. Hâlinden memnun olduğunu, güven duyduğunu, ödünsüzlüğünü, pervasızlığını kolayca ileri sürebiliriz. Buna mukabil gözlerindeki derinliği, zaman zaman beliren hüznü ve buğuyu anlamlandırmak aynı ölçüde kolay olmaz. Hangi aidiyetin izidir mesela öylesi derinlere inen? Hangi aidiyet hüzünlendirir onu, hangisi ağlatır? Geçmiş aidiyetlerinin acı tecrübeleri midir kalbinden gözlerine yol bulan yoksa şimdiki aidiyetlerinin belirsiz gelecek endişeleri mi?
Bilemeyiz.


